Bezuvar Kültür Sanat Dergisi

Bezuvar Kültür Sanat Dergisi Yalnızca şiir, öykü, anlatı, roman,araştırma- inceleme, gezi - gözlem, söyleşi, sinema ve tiyatroya dair yazılara yer verilir.

Özgün E. Bulut’la söyleşiGÜLÜMSEME VE GÖZYAŞI BİRLİKTE VARDersimli hemşehrim, şair ve yazar Özgün E. Bulut, 6 yıl kadar ...
04/07/2026

Özgün E. Bulut’la söyleşi

GÜLÜMSEME VE GÖZYAŞI BİRLİKTE VAR

Dersimli hemşehrim, şair ve yazar Özgün E. Bulut, 6 yıl kadar önce, yani ben daha yurt dışındayken, benimle şiir ve sanat üzerine bir söyleşi yapmıştı. Bu söyleşi Evrensel Kültür Dergisi’nin, Ağustos 2009 tarihli 212. Sayısında “Gülümseme ve Gözyaşı Birlikte Var” başlığı altında yayınlanmıştı.

Arşivimi karıştırırken ilgimi çekti ve yeniden okudum. Bu tür söyleşiler güncel politika üstüne yazılanlar gibi değildir, yıllar geçse de taze kalırlar. Bu nedenle onu, hem daha önce okumamış okurlar, dost ve arkadaşlar, hem de okumuş olsalar bile bir kez daha okumayı sevebilecekler için face sayfamda yeniden yayınlıyorum.

Kemal Burkay
24 Haziran 2015

Kemal Burkay önemli bir siyasi kişilik. Ancak biz onunla siyasetten çok şiir ve edebiyat konuştuk. “Mühr-i Süleyman” gibi uzak olan yıldızlardan yansıyan imgeleri, estetiği ve felsefeyi tartıştık. Burkay’ın içsel dünyasındaki yoğunluğu, aşk halini, derinliği sorduk. Sessizce dinlenen bir piyanonun ezgisi eşlik etti bu söyleşiye. Özlem, tutku, düş kırıklığı, sevinç ve gözyaşı ile akan bir hayattan “haydi gülümse” ye uzanan yoldan kesitleri aralamaya çalıştık.

*Sayın Burkay, ne zaman şiir ve ideoloji, şiir ve siyaset ya da Dersim, Elazığ/Harput üzerine düşünsem, mutlaka adınıza ve şiirinize ilişkin bir şeyler söyleme zorunluluğu duyarım. Kemal Burkay benim için hep önemli bir şair ve önemli bir duygu insanı olmuştur. Öncelikle siyasi duruşunuzdan başlamak istiyorum. Şiirlerinizde derin, ince, soylu bir başkaldırı dili var. Şiirin ahengini bozmayan, üstelik ona nefes aldıran, güçlü kılan bir dil bu. Şiirinizde bilinçli bir tercih olarak duran bu siyasi duruşun, yürek dilinize yansımalarını nasıl anlatırsınız bize?

Doğrudur, benim şiirimde özgürlükçü bir tutum var. Zulme, baskıya, haksızlığa karşı bir başkaldırı... Bu hem şiirime, hem siyasi tutum ve eğilimlerime yansıdı. Ama başka türlü olabilir miydi? Sanatımız gibi, siyasi tavrımızı da belirleyen, bu alanda yolumuzu çizen pek çok etken vardır: İçinde yaşadığımız toplumsal koşullar, sınıfsal konumumuz, ama aynı zamanda kendi hayat serüvenimiz... Mazgirt’in yoksul bir Kürt köyünden gelip, toplumsal çelişme ve çekişmelerin son derece yoğun olduğu söz konusu dönemde, herhalde egemenlerden yana tavır koyamazdım; emekçilerden ve ezilen halkımdan yana tavır koydum.

Özgürlük tutkusu, başkaldırı duygusu ezilen, baskıya uğrayan toplum kesimlerinde yeşerir ve değişime, yeniye, daha güzel bir dünyaya yöneliktir. Şiir bununla uyuşur. Kölelerin, emekçilerin, ezilen halkların bunu yansıtan çok türküsü, şiiri vardır. Ama haksızlığı, sömürüyü, köleliği savunan şair ve şiir olabilir mi?..

*Hemen bağlantılı olarak, duygu dünyanızın yoğunluğunu siyasi dilin altında ezmeden; rahat, akıcı, imge yoğunluklu olarak şiirinize aktarabiliyorsunuz. Bu dengenin sırrı nedir acaba?

Siyasal hayata yoğun biçimde katılmış olsam da sanat tutkusu, en başta da şiir bende hep canlı kaldı. Siyasi görüş ve düşünceleri yansıtsa bile, sanatın ölçüleri farklıdır elbet. Onlar yoksa şiir de olmaz. Önemli olan bu ölçüleri tutturabilmek, o estetik anlatımı verebilmek. Ben eğer, siyasi bir içeriğe sahip, örneğin başkaldırıyı, özgürlüğü, eşitliği, barış istemlerini yoğun biçimde yansıtan şiirlerimde, şiiri siyasi söylevin içinde boğmamayı başardımsa iyi elbet... Bu birçok şeye bağlı diye düşünüyorum. Bunlardan biri duygu yoğunluğudur. Ozan’ın esin kaynakları çok çeşitli. Gözünün önündeki bir doğa manzarası, bir insan güzelliği, bir anı; sevinç, acı ya da keder veren bir olay, bu esinin nedeni olabilir. Ama bu yetmez, düşünce ve düş zenginliği de gerekir derim. Ve elbet dili kullanma ustalığı. Şiir de roman, öykü, deneme gibi bir söz sanatıdır ve biz ozanlar aynı zamanda dil işçileriyiz. Bunu iyi başardığımız oranda, böylesi bir bileşimden şiir çıkar.

*İlk iki kitabınız, yani Prangalar ve Dersim’de şiiri takip ettiğiniz, irdelediğiniz, içinde olduğunuz ve dergilerde göründüğünüz dönemlere denk geliyor. Zaten bu şiirinize de yansıyor. Ancak sonraki şiirlerinizde daha bir içe kapanma var. Bir uzaklaşma var. Ama yine de ısrarla yazmaya devam etmişsiniz. Sürgün yaşamınızın şiirleri desek daha doğru galiba. Seyahat esnasındaki düşüncelerin yaratımı. Camdan dışarı bakılınca yazılan duygu dolu dizeler. Yavaş yavaş imgesel yoğunluk kaybolmuş gibi. Her şeye rağmen, şiir yaşamınızdan çekilmemiş ama. Bu inat şiirin mi sizi, sizin mi şiiri bırakmama inadı?

Prangalar ve Dersim, benim 1960’lı-70’li yıllardaki şiirlerim. O dönemde, 12 Mart’ın ardından Almanya’daki iki yıllık sürgünlük hayatım dışında, ülkedeydim. Doğal olarak edebiyat dergilerini izleyebiliyor ve onlara yazıyordum. Ama hem 1970’li yılların ortalarından itibaren, üstümdeki ağır siyasal görev ve sorumluluk nedeniyle siyasal çalışmaya ayırdığım yoğun zaman, hem de uzun sürgünlük hayatım nedeniyle (1980’den beri yurt dışındayım) ülkedeki edebiyat ortamıyla sıcak ilişkiyi sürdüremedim. Bir 10-12 yıl şiirden uzak düştüm. 1980’li yılların sonlarına doğru şiire yeniden döndüm. O zamandan bu yana, yaklaşık 20 yıllık dönemde, iki dilde (Kürtçe ve Türkçe) epeyce ürün verdim ve altı kadar şiir kitabım yayımlandı. Ama bu dönemde de yurt içindeki edebiyat çevreleriyle ilişkilerim pek sınırlı kaldı. Bir bakıma, şiir denizinde bir başıma yüzdüm...

Bu dönemde şiirlerime yaşadığım çevrenin, örneğin Stockholm’ün ve dolaştığım öteki ülkelerin izleri ve izlenimleri yoğun biçimde yansıdı; özellikle “Yakılan Şiirin Türküsü” ile “Gecenin Koynunda Bir Adam” adlı iki kitabımda. (Son kitabım yeni yayınlanan toplu şiirlerim “Hadi Gülümse”de okurla buluştu). Can Taşır Dicle ile Berf Fedî D**e (Kar Utanır) adlı iki kitabımda ise daha çok Güney Kürdistan var. 1993-94 döneminde orada bir yıla yakın kalmıştım ve şiirim için oldukça verimli bir dönem olmuştu.

Şiir yazmak için kendimi zorlamadım. Zaman zaman ara versem de, şiir yine kapımı çaldı, ya da yolum şiirin kapısına yöneldi. Çünkü o bir bakıma içimizdeki yaşama sevinci, çoğu zaman da kederli zamanlarımızda içimizi döktüğümüz bir dost... Koşulları oluşunca; bir görüntü, bir anı, çağrışımla içinizdeki çan çalar, “hadi bunu yaz!” der...

*Buradan İsveç ve Stockholm’ü sormak istiyorum. Kürt edebiyatı açısından önemli çalışmaların çıkış yeri. Son otuz yılda roman, öykü, araştırma gibi alanlarda birçok önemli isim Stockholm’de yaşayıp, ürünler verdiler. Modern Kürt edebiyatına önemli eserler sundular. Bir şair ve edebiyatçının dünyası ile nasıl değerlendiriyorsunuz bu çalışmaları?

İsveç, gerek 12 Mart döneminde (1971 ve sonrası) gerekse 12 Eylül döneminde (1980 sonrası) Kürt mültecilere kucak açan ülkelerden biri, hatta onların başında geliyor. Bu nedenle birçok Kürt aydını ve siyaset adamı buraya yöneldi. Ayrıca İsveç kültür kurumları Kürt yazarların edebi çalışmalarına destek verdiler; hem Kürt diliyle çıkan edebi dergilere hem de basılan eserlere. Bu olumlu ortam yazarların ürün vermesinde teşvik edici oldu. İsveç bunun yanı sıra, tüm göçmen gruplara olduğu gibi Kürtlere de anadillerinde eğitim olanağı tanıyan bir ülke ve bu kapsamda Kürtçe öğretmen yetiştiren bir okul da açtı.

Bu olumlu ortamda, kuzeyli Kürtler arasında ilk kez İsveç’te roman ve küçük hikâye yazan bir dizi yazar, bunun yanı sıra, Kürt dili ve tarihi alanında yeni araştırmacılar ortaya çıktı. Bu, Kuzeyli Kürtler bakımından İsveç’te yaşanan bir edebiyat baharıdır. Ama elbet, yoğunluk İsveç’te olsa da diğer Avrupa ülkelerinde de aynı dönemde Kürt dili, tarihi ve edebiyatı alanında ürün veren başka birçok yazar ve araştırmacı var. Bu da gösteriyor ki özgür bir ortam olunca Kürt dili çiçek açıyor... Ayrıca diğer parçaları (özellikle Güney Kürdistan ve Sovyetler Birliği) unutmamalı. Buralarda Kürt kültür hayatındaki canlılık çok daha önceden (1920’li-30’lu yıllarda) başladı ve bol ürün verdi. Örneğin Sovyet Kürt yazarlarından Ereb Şemo, daha 1930’lu-40’lı yıllarda Kürt diline dört roman armağan etti.

*Aklıma hemen bir söyleyişinizde ‘siyasal yaşamınızın şiirinizi olumsuz etkilediğini’ ortaya koyduğunuz tespitiniz geliyor. Oysa ben tam tersini düşünüyorum. Sizi siyasal yaşama getiren asıl şeyin şiirinizdeki başkaldırı dili ve isyan ruhu olduğunu söylüyorum. El Salvadorlu devrimci önder Rogue Dalton “ ben şiirden geçerek devrime geldim” diyor. Bu sözü size de çok yakıştırıyorum. Yanılıyor muyum, ne dersiniz?

Şöyle desek benim durumuma belki daha uyar: İçimdeki başkaldırı duygusu, eşitsizliğe, baskıya karşı duyduğum öfke hem şiirime hem siyasi düşüncelerime yansıdı. Bu da sanırım doğal bir şey. Ama şunda haklısınız: Şiir daha önce vardı, örgütlü siyasi çalışmaya yönelmem ise daha sonradır. Ülkemin koşulları pek çok kişi gibi beni de sıcak mücadelenin içine çekti. Eğer özgür, demokratik, barış içinde bir ülkenin insanı olsaydım belki de örgütlü siyasete hiç girmezdim. Öyle bir ülkede herhalde “Spartaküs” ya da “Prangalar” türünden şiirler de yazmazdım... Öte yandan, siyasete ayırdığım yoğun zamanın şiirimi ve öteki edebi çalışmalarımı olumsuz etkilediği de bir başka gerçek. Ben bunu yaşadım.

Elbet siyaset, bazılarının göstermek istediği gibi, şiir için, ya da genel olarak sanat ve edebiyat için bir öcü değil. Örgütlü çalışmada yer almış başka da birçok ünlü şair, romancı, ressam ve müzisyen var. Siyasetin de sanata ve şiire sunduğu ilginç konular, olanaklar var. Örneğin, “Danimarka Krallığı’ndaki kötü kokuları” anlatan Shakespeare’in siyasetin dışında olduğunu düşünebilir miyiz? Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı kendi döneminin önemli siyasi olaylarının da bir öyküsü değil midir? Ya Nazım, Cigerxwin ve Neruda?.. Daha onlarca isim sayabiliriz elbet.

Şiirde konu sınırlaması yapmak, siyasal istem ve özlemleri şiirin dışında bırakmak, ona yabancı saymak olacak şey değil. “Elsa’nın Gözleri” de güzel bir şiire konu olabilir, Paul Eluard’ın şiirinde olduğu gibi “Özgürlük” de.

Ama siyasette ön planda sorumlu bir yönetici olmak farklı elbet. Sırtta küçük bir çantayla yürürken kaval da çalabilirsiniz, ama ya sırtınızda 50-60 kiloluk bir ağırlık varsa?..

*Özellikle 1980’li yıllardan bugüne hangi şair ve edebiyatçıları izleyebildiniz. Hatırı sayılır bir Dersimli şair var bugün şiir içerisinde olan. Bunları izleyebildiniz mi?

1980 yılından beri, yaklaşık 30 yıldır yurt dışındayım. Üstelik yoğun bir siyasal çalışma ve buna eşlik eden bir yazı hayatım... Bu nedenle ne edebiyat dergilerini, ne yeni nesil şairleri gereği gibi izleyebildim. Sanatçı ve şair Dersim’li hemşehrilerim de bunun içinde. Son birkaç yıldır, siyasette yönetici görevlerden çekilince bu bakımdan daha geniş zamanım oldu. Artık sınırlı da olsa edebiyat dergilerini ve şiiri izliyorum. Doğal olarak birçok genç şair –en azından bana göre genç- var. Bazılarının şiir kitapları bana ulaştı. Yılmaz Odabaşı, Yelda Karataş, Ruhan Mavruk, Azad Ziya Eren, Dolunay Ünal gibi... Elime ulaşan dergilerden de şiiri izlemeye çalışıyorum. Ama hâlâ hem buna ayırabildiğim zaman yeterli değil, hem otuz yılın boşluğu kolay dolmuyor...

*Şiirinizdeki yolculuk felsefenin kapısına da uğruyor. Zaten Klasik Kürt şairlerine baktığımızda da felsefi bir serüven görüyoruz. Ellerinde asa ve bir derviş postu ile hayal alemlerini zengin tutan içsel yolculuk bir anlamda felsefelerini ortaya koyuyor. Felsefeyi şiirinize getiren bu hal midir yoksa modern yaşamın düşünce birikimi midir?

Klasik Kürt şairleri içinde sözünü ettiğiniz derviş niteliğine uyanlar vardır elbet; örneğin Ehli Hak inancına mensup olduğu bilinen, tasavvufçu şairlerin ilk öncülerinden Baba Tahir... Ama klasik Kürt şairlerinin çoğu medreselerde yetiştiler, din bilgini, molla ya da şeyh idiler. Örneğin Ehmedê Xani, Melayê Cıziri, Şeyh Rıza Talabani... Hatta, marksizme yönelmiş olmasına karşın, Cigerxwin bile medrese kökenlidir, uzun dönem köylerde mollalık yapmıştır... Çünkü Kürtlerin, Osmanlı döneminde de Kürt diliyle eğitim yapan okulları (medreseler) vardı ve bunlar Cumhuriyet döneminde kapatıldılar. Din adamları Kürt dilinin ve kültürünün önemli taşıyıcıları oldular.

Bu tür din adamı kimlikli şairlerin eserlerine ister istemez dinsel dünya görüşü ve motifler yoğun olarak yansıyor. Ama bunu yeni dönem Kürt şairleri için, en azından bunların çoğu için diyemeyiz. 1930’lu-40’lı yıllardan başlayarak bugüne kadar gelen dönemdeki şairlerin söylemi, dünya görüşü farklı ve artık modern şiirin kapsamında. Şiire egemen unsur yurtseverlik ve marksizm, çoğu durumda bunların bir karması.

Öte yandan, yeni nice farklı olsa da eskinin toprağında büyür, ondan bir şeyler alır. Modern şiirde de kanımca geçmiş şiirden, felsefeden her zaman bir şeyler vardır. Kaldı ki kimi duygular, örneğin dostluk, sevgi, aşk, umut, düşkırıklığı, keder, yalnızlık, ölüm düşüncesi vb. yüzyıllar boyunca hep var oldu. Bu bakımdan geçmiştekilerle paylaştıklarımız yok mu? Eğer varsa, söylenecek ortak sözler de vardır. Ben daha çok rubailerimde –yalnız biçim olarak değil- felsefe olarak da geçmiştekilerle, örneğin Hayyam’la ortak şeyler söylediğim kanısındayım. Ama onlarda günümüze dair olan, yeni olan çok şey de var. Çağımızdaki hayatın renkleri, insan ilişkileri, çağımız düşünce sistemlerinden bize yansıyanlar, örneğin değişim ve hareket olgusu...

*Şiirleriniz üzerinden devam etmek istiyorum. Bana göre yüksek sesle okunacak oldukça şiiriniz var. Hemen aklıma Prangalar, Spartaküs, Serüven gibi şiirleriniz geliyor. Siyasal konuşmalar ve söylevleriniz arasında bu ve benzeri şiirlerinizi okuyabildiniz mi hiç?

1960’lı yıllarda, yani gençken ve coşkunun yüksek olduğu dönemlerde zaman zaman oldu. Daha sonra ise, hayır. Ayrıca ben şiirin yavaş sesle okunduğunda daha güzel olacağını düşünürüm. Sessizlik içinde dinlenen, dokunaklı bir piyano sesi gibi...

*“ben bir yaz göğünü alıp giderdim/ tasasız giderdim/ gözlerimde deniz yosunları/ kollarımda oynak bir kadın gibi/ savrulan güneş” ve hemen devamında “ama bana bir ağlamak bırakmışlardı” diyorsunuz. Ağladıkça yıldızları yakalayabildiniz mi? Tersinden söylersem, yıldızlara yaklaştıkça ağlamalar yerini gülümsemelere bırakabildi mi?

Özlem, tutku ve düşkırıklığı; gülümseme ve gözyaşı hayatımızda birlikte vardır ve yıldızlar, “Mühr-i Süleyman” gibi, hep uzaktır. Onları yakalasak belki de düşler biter...

*Dersim Şiirleri antolojisi üzerine çalışırken tanımıştım şiirlerinizi. Toplum Yayınları’ndan çıkan Dersim isimli kitabınız da o dönemde geçmişti elime. 1985 – 1987 yıllarıydı. Kitaplığımın halen de en anlamlı kitaplarındandır bu kitabınız. Şiirlerinizi siyasal yaşamınızdan ayrı olarak okuyup, inceledim. 1991 yılında yayımlanan Şiirlerin Diliyle Dersim antolojisi ile şiir severlere Kemal Burkay’ı tekrar anımsattığımı düşünüyorum. Bu anlamda bir katkım olmuşsa bu benim için oldukça önemli ve onurlu bir duruştur. Aslında söz uzadı biraz. Size Dersim’i sormak istiyordum. Şiirlerinizde önemli bir izlek Dersim. Şu an o izlekten neler kaldı, düşlerinizde nasıl bir Dersim var?

Özellikle Tunceli’de avukatlık yaptığım dönemde (1966-1972), hem avukatlık işlerim, hem de siyasal çalışmalar nadeniyle Dersim’i adım adım dolaştım. Dersim’in doğası eşi az bulunur güzelliktedir ve bunu birkaç şiirimde yansıttım. “Harçik Boyları” böylesi bir şiir ve çok sevdiğim şiirlerimden biri. Anılarımın birinci cildinde de, hem çocukluğumun geçtiği köyleri (Dırban ve Canik) hem de bir bütün olarak Dersim’in doğasını anlattım.

Dersim’i, en son 1975 yılında görmüştüm. Aradan 34 yıl geçti. “Şu anda kalanlara” gelince, en iyisi onu da “Memleketim” adlı şiirimdeki bir bölümle cevaplıyayım: “Hem uzak hem yakın/ Aklımdadır memleketim/ Ceviz ağaçları, temmuz böcekleri/ Çıldırtan yaz güneşi/ Lapa lapa yağan kar/ Tozu-toprağı, sağnaklarıyla/ Toprak kokusu, rüzgârın türküsü, kayalar/ Aklımdadır gülü-dikeni.”

Bir şiirimde de şöyle diyordum: “Ülkemde şimdi dut zamanıdır/ Ve arpa derimi, karınlar doyar/ Gitsem dostlarım acaba orda mıdır?”

Son otuz yılda, hele de yaşanan onca yıkımdan, acıdan ve dörtbir yana savrulmadan sonra, çok şey değişmiş olmalı; gelsem bile eski dostların birkısmını belki bulamam...

*Şiir ve Kürtçe. Mükemmel bir güzellik. Kürtçe de şiirler yazıyorsunuz. Kürt Dili ve Kürtçe şiirin ne kadar içindesiniz. Yaptığınız katkılar, izlediğiniz şairler...

Kürtçe anadilim, ama yasaklı olduğu için ne yazık ki eğitim dilim değil. Bunu başka ülkelerin insanları anlamaz... Bu garip, akılalmaz durum ya da zulüm, bugün de hâlâ sürmekte...

Kürtçe yazı dilini 30 yaşımdan sonra, ilk yurtdışı sürgünlük dönemimde (1973-74) kendi çabalarımla öğrendim. Yurda dönünce, 1977-79 yıllarında çıkardığımız Kürtçe-Türkçe Roja Welat gazetesini yönettim.

Edebiyatı ve şiiri ilk Türk dilinde tanıdım, bu dilde yazmayı seviyorum. Ama aynı zamanda kendi anadilimde yazmayı seviyorum ve Türkçe kadar rahat yazdığım kanısındayım.

Bir Kürtçe Dil Dersleri kitabı hazırladım. (Şu anda 7. baskısı yapılıyor). Kürtçe hem epeyce serbest şiir yazdım, hem de 300’ü aşkın rubai. Serbest şiirlerim “Berf Fedi D**e” adıyla İstanbul’da, Deng Yayınları’nda basıldı. 240 kadar Kürtçe rubaim de Türkçe çevirileriyle birlikte yine Deng Yayınları’nda basıldılar. Prangalar ve Dersim şiir kitaplarımdan yaptığım bir seçmeyi ise Kürtçeye çevirdim, Azadî ve Jiyan adıyla hem yurt içinde, hem yurt dışında basıldı. Ayrıca Kürtçe çocuk kitapları, denemeler, gezi notları, mizah öyküleri... Şimdiye kadar kendi adımla ve değişik adlarla (Ferhad Can, Cemali vb.) basılan Kürtçe kültürel nitelikteki bu tür kitaplarımın sayısı 20’nin üzerinde.

1985’te Stokholm’de yaşama veda eden Cigerxwin sevdiğim Kürt ozanlarından biri. Bazı şiirlerini Türkçeye çevirdim, Mehmet Bayrak’ın yayımladığı Özgür Gelecek dergisi’nde basıldılar. Sovyet dönemi Kürt şairlerinden ve şu anda Almanya’da yaşayan Eskerê Boyik de severek okuduğum şairlerden. Esker’in bir şiir kitabını Türkçeye çevirmiştim, 1979 yılında İstanbul’da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında, Dağ Çiçekleri adıyla basıldı. Kamran Bedirhan, Hayyam’ın bir bölüm rubaisini Farsçadan Kürtçeye ustalıkla çevirmişti. Bunların Kürtçe rubai yazmaya başlamamda etkisi oldu.

Şimdi Kürtçe yazan genç şairlerin sayısında birhayli artış var. Bu sevindirici bir şey. Ne yazık ki, Kürt dilinin önünde süregelen büyük engeller nedeniyle pazar sınırlı. Modern Kürt şiirinin ve bir bütün olarak çağdaş Kürt edebiyatının gelişimi ve daha parlak eserlerin ortaya çıkması için her bakımdan özgür ve elverişli koşullara gerek var.

*Geçmişten bugüne bize Kürt şiirinin hangi mihenk taşlarını söyleyebilirsiniz. Hafızanızda silinmeyen önemli dizeler var mıdır? Ya da bu anlamda bir baş ucu kitabınız olmuş mudur?

Klasik Kürt şiirinin kaynakları bin yıl öncesine uzanıyor (Baba Tahirê Uryan, Eli Herîrî). Klasik dönemin kanımca en önemli iki ozanı ise Melayê Cizîrî ve Ahmedê Xanî’dir. Cızîrî’nin Divan’ı, Xani’nin ise Mem û Zîn adlı eseri Latin harfleriyle de yayımlandılar.

Xanî’nin ünlü Mem û Zîn adlı eserinden daha 1959 yılında, Akşam gazetesinde çıkan Avni Doğan’a ait bir yazıyla haberdar olmuştum. Kürt sorunuyla ilgili “Tehlike Çanları” çalan eski Umumi Müfettiş Avni Doğan, Doğu’da görevli olduğu dönemde Mem û Zin’i Türkçeye çevirtmiş ve onun bir parçasını Akşam’daki yazısında vermişti. Bu parçadan çok etkilendim, onu çoğaltıp arkadaşlara dağıttım ve ezberledim. Bu güne kadar da unutmadım. M. Emin Bozarslan sonradan bu eserin Kürtçe orijinalinin yanı sıra, günümüz Kürtçesine uyarladığı biçimini birlikte ve Latin harfleriyle yayımladı.

Mem û Zîn’in kaynağı ise ünlü Kürt destanı Memê Alan’dır. Bu destanın halk dilinde birçok varyantı var. Bunlardan Fransız Kürdolog Roger Lescot’nun, Nurettin Zaza’nın katkısıyla derleyip yayımladığı varyant, kanımca dil yönünden en zengini, en güzel olanıdır. Bu destanı 1978 yılında Türkçeye çevirdim ve Kürtçesiyle birlikte Özgürlük Yolu Yayınları arasında İstanbul’da basıldı. Kürtçe başucu kitaplarımdan biridir, bazı bölümleri, birçok dizesi ezberimdedir.

*Etkileyici. Aşka dair dizeler midir bunlar, bu dizelerden bir kaçını söyleyebilir misiniz?

Aşka dair olanlar da, doğayı, kentleri, değişik insan ilişkilerini anlatanlar da var. Yaptıkları bir sihirle Mem’le Zin’in aşka tutulmalarına neden olan peri kızları şöyle anlatılır:

“Peri padişahının üç kızı vardı,
Büyüğünün adı Günkız’dı, ortancanın Aykız,
Yıldızkız’dı en küçüklerinin.
Bir gün çıkıp Gül Çeşmesi’ne gittiler,
Keklik tüyü postlarından soyundular,
Gül havuzuna daldılar.”

Havuzda kendilerini çıplak görünce güzelliklerine hayran kalan Yıldızkız’a, diğer kardeşler şöyle der:

“İki kişi var ki, biri kız biri oğlan,
Güzellikte kimse erişemez onlara.
Biri Maxribiler beyinin oğlu,
Kürt Padişahı Memê Alan
Diğeri Botan Cizresi Beyi’nin,
Mir Zengin’in kızı Zina Zêdan...”

Mem, sevdiğine ulaşmak için yollara düşüp Dicle kıyısına geldiğinde ise:

“Mevsim bahardır, arpa derimi ve nar çiçekleri zamanı.
Dicle kıpkızıldır, yiğitlerin kanı gibi,
Dalgalar dalgaları kovalar,
Talazlar talazları,
Vurur dağların eteklerine...”

*Şiir ve müzik. Ahengin kardeşliği diyorum bu beraberliğe. Müzik diline uyum sağlayan şiirleriniz var. Daha da ötesi bestelenen şiirleriniz var. Güzel bir keşif, iyi bir uyum. Başarılı çalışmalar var ortada. Besteleyenin sizi anlaması ve iyi okuması da önemli kuşkusuz. Şiirinize müzikal ritmi taşımanızda sözlü halk geleneğinin, dengbej kültürünün bir etkisi olmuş mudur? Yoksa bu tamamen besteleyenin sizi keşfi ve şiirinize müzikal anlamda kattığı değerden mi kaynaklanmaktadır?

Her Kürt gibi çocukluğumda dengbêjleri çokça dinledim ve her çocuk gibi onlara özendim, besteler yapmaya kalkıştım. Ama bu tür hevesler çocuklukla birlikte geride kaldılar. Şiirlerimde bu dengbêj anlatımının etkisi, izleri var mıdır, bilemem. Ama şiirlerimin bestelenmesinin bununla ilgisi olduğunu sanmıyorum. Besteleyip söyleyenler, Rahmi Saltuk, Sezen, Yeni Türkü, Nilüfer Akbal ve öteki sanatçı dostlar, herhalde şiirleri sevdikleri için yaptılar bunu. Bir başka söyleşide de dile getirmiştim: Şiir söz sanatları içinde türküye en yakını; her ikisi de, destan örneginde olduğu gibi, aynı kaynaklardan besleniyor ve uzun süre birlikte geliyorlar. Günümüzde dengbêjler ve diğer halk ozanları hâlâ bu geleneği sürdürüyor.

*“Ömrün ki çılgınca bir koşuydu/ Neler umdum neler buldum! deme/ Boşver sorgu suale/ Bir gül dikmişsen/ Bir iz bırakmışsan bu evrende/ Ne güzel! ” diyorsunuz. Herkese mi bu dize. Kendi yüreğinize söylenmiş o çılgın koşunun finali mi?

Evet, hem benim açımdan “bir çılgın koşu” nun sonlarına gelirken, bu koşu ve yol boyu görüp yaşadıklarım üstüne düşünceler, hem de herkes için...

21 Haziran 2009 – Stokholm

Aşağıdaki resim 1966-Dersim; Burkay, eşi Tasvir, kucaktaki ilk çocukları Helin, yanlarındaki bir akraba kızı. Arka planda Burkayların oturduğu ev.

https://www.facebook.com/share/1GfvsFDLZv/
13/04/2026

https://www.facebook.com/share/1GfvsFDLZv/

BİR SÖYLEŞİ YA DA BİYOGRAFİM

Yargıç ve yazar Dr. Orhan Gazi Ertekin’in “Kürd’ü Savunmak” adlı yeni kitabı Epos Yayınları arasında çıktı. Kitap Kürt ulusal hareketi ve hukuk ilişkilerini konu edinmiş. İçinde benimle ilgili 10 sayfalık bir bölüm de var.

Sayın Ertekin bu eserinin hazırlık sürecinde benimle diyalog kurup “KÜRTLER, DİPLOMATLAR VE AVUKATLAR: Kürt Hak Hareketinin Doğuşu ve Yükselişi” adıyla yayınlayacağı kitabına benim biyografimin de girmesini istediğini iletmiş ve bu amaçla sorular yöneltmişti. Ancak kitap bana ulaştığında gördüm ki hem adı farklı, hem de verdiğim cevapların yalnızca küçük bir bölümü, Ertekin’in kendi yorumlarıyla birlikte yansıtılmış. Oysa hem sorular çok çeşitli hem de cevaplarım kapsamlıydı. Elbet, uzunluğu nedeniyle cevap metnimin tümünün kitapta yer alması mümkün değildi, bunu anlıyorum; belli ki bir seçme ve özetleme yapılmış…

Bu nedenle söz konusu soruların ve cevaplarımın tümünü aşağıda yayınlamayı yararlı buldum. Uzunca da olsa, benim öz yaşamımı, siyasal mücadelemi ve kültür alanındaki çalışmalarımı merak eden gençler dilerlerse zaman ayırıp okuyabilsinler. Arkadaşlarım ve dostlarım ise böylece hafızalarını tazelemiş olurlar.

Kemal Burkay
11 Nisan 2022

SORU 1-MÜKTESEBAT

a)Genel olarak

-Avukat ve siyasetçi Kemal Burkay’ı kısmen tanıyoruz. Peki avukatlık ve siyasetçilik halinin dışında kimdir? Nerede doğdu? Nasıl bir çocukluk geçirdi? Ailesinin kökenleri ve sosyal çevresi? Kürtçenin hangi Lehçesinde? Türkçeyi ne zaman ve nasıl öğrendi? Eğitimleri, aile geçmişi. İçine doğduğu veya sonradan dahil olduğu merkez ve kültür çevreleri? İlk eğitim sürecinde (Hukuk fakültesine kadar) yaşadığı ve sonraki dönemlerde de üzerinde etki bırakan olay, şey veya kişiler? Çocukluğunda yerel tarih ve genel siyaset-iktidar sürecine dair hatırlayabildikleri? Ailesinden ve ilk sosyal çevresinden tebarüz ettikleri? Bu dönemde hak, hukuk, adalet vb. gibi meselelere dair algılarınız konusunda neler söylersiniz?

CEVAP: Tunceli’nin Mazgirt İlçesi Dırban (Kızılkale) köyünde doğmuşum. Yıl belki 1937 belki 1938. Okula gideceğim zaman nüfusa kaydetmiş ve doğum tarihimi 1 Ocak 1937 yazmışlar. Günü, ayı, hatta yılı tam belli olmasa da doğumum şu ünlü 1938-Dersim olaylarına denk gelmiş. Annem, “Sen kundaktaydın ve uzaktan top sesleri geliyordu, askerin Dersim’i kırdığı günlerdi” diye anlatırdı…

Az topraklı yoksul bir köylü ailesi idik. Annem 9 çocuk doğurmuş. Bunlardan dördü daha bebek yaşta, çiçek, kızıl, kızamık ve benzeri hastalıklardan öldüler. Büyük Ağabeyim Mehmet Ali ise askerde zatürreden öldü. Biz, ikisi erkek, ikisi kız olmak üzere dört kardeş büyüyebildik.

Dırban çevredeki tüm köyler gibi bir Kürt köyü idi. Kürtçenin Kurmanci lehçesini konuşan Şadi aşiretine mensup bir köy. Ama annem daha kuzeye, Dersim merkezine düşen ve Zazaca (yerel adıyla “Dımılî”) konuşan Alan aşiretine mensuptu. Ben Türkçeyi yaşıtlarıma göre biraz erken zamanda, 4-5 yaşlarımda öğrendim. Bunun nedeni babamın eğitmen olmasıydı. Babam Rıza ve amcam İsmail, bizim köyde bir dönem var olan ve Arap harfleriyle eğitim yapan bir okulda okumuşlar. Babam askerde çavuşluk da yapmıştı. Bu nedenle Köy Enstitülerinin kuruluş aşamasında altı aylık bir kursa çağrılıp eğitmen yapılmıştı.

Mustafa ağabeyim, İnci ablam ve ben ilk üç sınıfı babamın eğitmenlik yaptığı komşu Canik köyünde okuduk. Daha sonra ilkokul 4. sınıfı 1,5 saat mesafedeki Mohundu nahiyesinde, 5. sınıfı ise kendi köyüm Dırban’da okudum. Mustafa Ağabeyim ilkokulu bitirince Malatya’daki yatılı Akçadağ Köy Enstitüsü’ne gitmişti. Ben de 1949 yılında, yani ilkokulu bitirdiğim yıl aynı Enstitüye gittim.

Okumaya daha babamın eğitmenli okulunda ilgi duydum. Köy Enstitüsü yıllarında ise iyi bir roman okuru idim. Özellikle Dostoyevski ve Zola ilgi duyduğum yazarlardı. Aynı dönemde ayrıca resim sanatına ve fiziğe ilgi duyuyordum.

Demokrat Parti döneminde 5 yıllık köy enstitüleri 6 yıla çıkarılıp öğretmen okullarına çevrildiler; eski sistem de değişti. Ben son sınıfta bir sürgün yaşadım ve Ergani’deki Dicle Köy Enstitü’nde bitirdim. Yıl 1955 idi ve 18 yaşımda idim. Öğretmen olarak tayinim Van’ın bir köyüne (Muradiye’nin Korsot köyü) çıktı.

Çocukluğumda ve enstitü döneminde siyaset hayatımızda yoğun değildi. Gerçi 1938 olayları daha taze idi. Zaman zaman sözü edilirdi. 1937-38 yıllarında çok acılı olaylar, kırım ve sürgün yaşanmıştı. Annemin akrabalarının da birçoğu kurşuna dizilmişti. Mazgirt köylerinde ise, bir silahlı çatışma yaşanmadığı için burası büyük çapta etkilenmemişti. Yine de yöre insanlarına gözdağı vermek için, hemen her köyden bazı önde gelen kişileri Mazgirt’e çağırıp infaz etmişlerdi. Bizim köyden bu şekilde Mazgirt’e gidip bir daha dönmeyen iki kişi vardı. Yine çevre köylerden bazı nüfuzlu kişiler de sürgüne gönderilmişlerdi. Ama Dersim’in Kalan, Hozat, Ovacık, Nazmiye ve Pülümür ilçelerindeki kıyım ve sürgün çok yoğundu. Büyükler daha sonraki yıllarda da olup bitenleri bazen kendi aralarında, adeta duyulmasından ürker gibi, alçak sesle konuşurlardı.

1956 yılında Elazığ’da lise bitirme sınavlarına girdim ve diploma aldım. Edebiyat, fizik veya resim dallarından birinde yüksek öğrenim yapmak istiyordum. Ama maddi durumum buna elvermedi. Öğretmen olarak mecburi hizmetim olduğu için burs da alamazdım. Bu nedenle hiç de düşünmediğim bir fakülteye, devam mecburiyeti olmayan Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum.

Kürt sorunu ve sosyalizm konusundaki bilinçlenmem de bu döneme rastlıyor, 19-20 yaşlarıma denk geliyor.

Van’ın Korsot Köyü’nde iki yıl öğretmenlik yaptım. 5 sınıflı okulun tek öğretmeni idim. Çocuklar okula başlarken Türkçe bilmiyorlardı ve ilk iş olarak onlara Türkçe öğretmek gerekiyordu. Bu ise kolay değildi. Ben Kürtçe bildiğim için bu nispeten kolaylık sağlıyordu. Kürt dili ve Kürtler o yıllarda da zaten yok sayılıyordu. Bu durum daha o dönemde bana çok ters gelmiş, tepki göstermiş, hatta öğrencilerimle Kürtçe konuşup kara tahtaya bazen Kürtçe yazmıştım…

* * *

b)Hukuk Eğitimi

Hangi hukuk fakültesi, nasıl tercih ettiği, fakültedeki eğilimleri, ilgileri, ilişkileri, gündemleri, temel soruları ve cevapları, kimlerden ders aldığı, izlenimleri? Okul dışı ilişkileri, ilişki kurduğu çevreler, gruplar, kesimler? Sosyal ve kültürel hayatı? İdeolojik- politik eğilim ve buna dair çalışmaları veya konumu? Dönemin siyasal gelişmeleri ile ilişkisi? Bakışınız konusunda neler söylersiniz?

CEVAP: 1956 yılında liseyi, Elazığ Lisesi’nde sınavlara girerek dışardan bitirdim ve Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum. Devam mecburiyeti olmayan bir okuldu. Bu sayede, bir yandan öğretmenlik yaparken boş zamanlarımda derslere hazırlanıyor ve yıl sonunda sınavlara giriyordum. 1958 yılında 3. Sınıfa geçince öğretmenliği bıraktım, sınava girip Tarım Bakanlığı’nda muhasebe memurluğu yaptım. Böylece son iki yıl da Ankara merkezde oldum ve dört yılda, bütünlemeye de kalmadan Ankara Hukuk Fakültesi’ni 1960 yılında bitirdim. Bu dönem hem sosyalizme hem de Kürt sorununa ilişkin görüşlerimin netleştiği bir dönemdir.

O yıllar legal sosyalist bir örgüt yoktu ve sol kitaplar da henüz yayın hayatına girmemişti. Ama okuduğum edebi eserlerden ve fakültenin ders kitaplarından edindiğim bölük pörçük bilgilerle kendimi sosyalist sayıyordum. Bunlardan biri anayasa hukuku hocası Doçent İlhan Arsel’in ders kitabıydı ve orada sosyalist renkler içeren sosyal demokrasi iyi biçimde işlenmişti. Orhan Koloğlu’nun ekonomi ders kitabı ise Marksizmden söz etmese bile sosyalizmi anlatıyordu ve anlatıldığı kadarıyla tam gönlüme göre idi. Amme hukuku hocası bir profesör ise (adını hatırlamıyorum) ideolojileri tartışırken eşitlik ideallerini içeren, zaman içinde paranın ve devletin ortadan kalkacağı sistemleri, komünizmi ve anarşizmi ele alıyor, ama bunları gerçekçi olmayan bir düş olarak niteliyordu. Ne var ki ben bu düşü sevdim!

O dönemde Ankara’daki arkadaşlarımın bir bölümü Dersim yöresinden hemşehrilerimdi. Bazıları ise o dönem tanıştığım Batılı, Türk, edebiyatsever arkadaşlardı. Onlar da aynı zamanda sosyalist görüşler taşıyorlardı.

Yine o yıllarda Kürt ulusal hareketi, uzun yıllar süren bir sessizlik döneminden sonra aydınlar arasında, üniversite çevrelerinde kımıldamaya, canlanmaya başlamıştı. Bu canlanış yayın planında da yansıyordu. Buna karşılık baskılar da gecikmedi. 1959 aralık ayında bir operasyonla 49 Kürt aydını gözaltına alınıp İstanbul Harbiye’deki hücrelere kondular. Kürt devleti kurmaya çalışmakla suçlanıyorlardı. Bu olay, bazı tanıdığım Kürt öğrencileri ürkütüp sindirirken bende, tam tersine kamçı etkisi yaptı ve Kürt sorununa karşı ilgim arttı.

Söz konusu dört yıllık dönem, gerek Köy öğretmenliğim yıllarında, gerek Ankara’da, edebiyat üzerine yoğunlaştığım, şiir, hikâye ve roman alanında ilk ürünlerimi verdiğim ve bu ürünlerin bazısının edebiyat dergilerine yansıdığı bir dönemdir. Fakülteyi bitirdiğim yıl “Yaşamanın Ötesinde” adlı ilk romanımı da yazmıştım. Bu roman 1963 yılında Vatan Gazetesi’nde tefrika edildi ve yıllar sonra “Hayat Seni Sürükler” adıyla kitap halinde yayınlandı.
* * *

Soru 2 - NOSYON?
a)Mesleki süreç

-Avukatlığa girerken ilk beklentileri? Nasıl başladı? Staj? Mesleği edinme-benimseme-ilerleme süreci? Kimden veya kimlerden el aldığı? Kimleri takip ettiği? Kendi tarihini kimlerle başlattığı? Nereye, hangi gruba dahil olduğu veya olmadığı? Avukatlık içinde Dostları, Yoldaşları, rakipleri? Polemikleri? Tartışmaları? Performansınız?

CEVAP: Fakülteyi bitirince bürokraside bir görev edinmek, yargıç ya da savcı olmak gibi bir düşüncem yoktu. Serbest avukatlığı düşünmüştüm. Ama staj döneminde geçimimi sağlayacak maddi olanaklarım yoktu. Bu nedenle avukatlık stajını askerlik dönüşüne bıraktım. Ama askere de daha altı ayım vardı. Benzer durumdaki bir arkadaşın tavsiyesiyle bu altı ay boş kalmamak için kaymakamlık stajına baş vurdum ve Elazığ Valiliği’nde staja başladım. Bu maaşlı bir stajdı.
Bu arada askerlik için de başvurdum ve Aralık 1960’ta Ankara’da, Piyade Yedek Subay Okulu’nda eğitime başladım. Altı aylık eğitimin ardından asteğmen olarak Erzurum’da kıta hizmetine başladım. Askerlik döneminde yazı çalışmalarımı sürdürdüm ve “Çiçekler ve Zincirler” adlı ikinci romanımı yazdım. 1962 sonbaharında iki yıllık askerlik hizmeti bitti ve Elazığ’a döndüm, kaymakamlık stajını kaldığı yerden sürdürdüm. Dönüşümden kısa süre sonra Adana’nın Osmaniye İlçesi’nde satjiyer kaymakam olarak görevlendirildim. Osmaniye o zaman 30 bin nüfuslu bir kentti. Ama bu görev çok sürmedi. Benim Kürt sorunu ile ilgimi ve sosyalist görüşlerimi tespit etmiş olan yönetim, üç ay geçmeden beni merkeze, yani kızağa çekti.

İçişleri Bakanlığında bir süre herhangi bir iş de verilmeden kızakta tutuldum. Özlük İşleri Müdürü beni çağırarak “Bu meslekte sana gelecek yok, kendine başka bir iş bulsan iyi edersin” dedi. Ben de bu arada zaten Ankara adliyesinde avukatlık stajına başlamıştım ve onun bitmesini bekliyordum. Ama bu ikisi bir arada olmazdı, farkına varırlarsa avukatlık stajım yanardı. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı’ndaki işimden istifa ettim, Yine parasız kalmıştım. Bu kez de Aydınlıkevler Ortaokulu’nda ücretli İngilizce dersi öğretmenliği bularak sorunu çözdüm.

Avukatlık stajım 1964 yazında bitti. Emekli sandığında birikmiş 5000 liramı çekerek Elazığ’a taşındım. Adliyenin hemen karşısında boşalan bir avukatlık yazıhanesinin eski püskü eşyalarını devralarak avukatlığa başladım. Aynı dönemde ilk eşim Tasvir’le tanışıp evlendim.
* * *

b)-Hukuk ve yargı analizleri? Hukuk ve yargıda temel gündemleri? Dertleri? Tasaları? Talepleri? Takip ettiğiniz meseleler nelerdi?

c)-İnsani dünyaları, şahitlikler, sürekli kendini hatırlatan davalar, olaylar, kişiler kimlerdi?

-Avukatlık ile ekonomik, sosyal, kültürel ilişkisinin boyutu? Kültürel boyutu? Duygusal boyutu? Bizzat avukatlığa bakış açısı? Ve buna dair sorunlar nelerdir?

CEVAP: Avukatlık mesleğine başladığım 1964 yılına kadar olan hayat hikâyemden de anlaşılacağı üzere benim tutkum sanata ve edebiyata idi, hukuk alanında veya avukatlıkta parlak bir gelecek, bir kariyer beklemiyordum. 1965 yılında bir grup edebiyatsever ve aydın arkadaşla birlikte Elazığ’da “Çıra” adlı aylık bir edebiyat dergisi çıkardık. Ben yönetiyor ve yazılarının da önemli bir bölümünü yazıyordum.

Siyasete girmeme sosyalist görüşlerim yol açtı. Elazığ’da avukatlığa başladığım yıl, benim gibi sosyalist görüşler taşıyan 3-4 kadar avukat arkadaşla birlikte Türkiye İşçi Partisi’nin Elazığ il örgütünü kurduk, 1965 seçimlerine katıldık. Çevre illerde, Tunceli ve Bingöl’de TİP’in örgütlenmesinde görev aldım. 1965 seçimlerinde yaşımı büyütüp Bingöl’de TİP’ten milletvekili adayı oldum, seçim çalışmalarını yürüttüm. Bütün bunlar benim bir hayli zamanımı aldı ve avukatlık işlerimi de ister istemez aksattı.

Aldığım davalar da daha çok yoksul insanların, işçi ve köylülerindi. Fazla ücret ödeyecek durumları yoktu, hatta bazılarına parasız giriyordum. Erzurum’da komünizm propagandası yapmakla suçlanıp tutuklanmış iki üniversite öğrencisi kendilerini savunacak avukat bulamamışlardı. Bu nedenle otobüsle Erzurum’a gidip geldim. Oldukça uzak bir mesafe idi, yol Tunceli ve Erzincan’dan geçiyordu. Vekaletlerini alıp duruşmalarına girdim. Sanırım oldukça iyi bir savunma yaptım. İlk duruşmada tahliye edildiler, ikincisinde ise beraat ettiler. O dönemde Erzurum tutuculuğuyla ünlü bir kent olsa da orada da “yargıçlar vardı…”

Soru-3 - EDA, TARZ, ÜSLUP?
-Dava Taktikleri, girişimleri? Avukat, Hakim, Savcı ilişkileri? Müvekkil ile ilişkileri? Kalem ile ilişkileri ve taktikleri? Adliyedeki iktidar oyununa dair gözlemleri? Müvekkile-hakime-savcıya yönelik taktikleri? Adliyedeki rollere, aktörlere dair bakış açısı?

CEVAP: Hem aldığım bazı davalar, hem de avukatlık mesleğinin –inceliklerini demeyeyim-ama, hilesi-hurdasını pek bilmediğim, tercih de etmediğim için Elazığ adliyesinde bazı savcı ve yargıçlarla takıştım, icra dairesinde iş izleyemez oldum. (Bunları Anılarımın 1. Cildi’nde ayrıntılı olarak yazmışım.) Bu nedenle 1966 yılında avukatlık büromu Tunceli’ye taşıdım. Bu taşınma sırasında da Tunceli’de yani kendi memleketimde yer bulmak bayağı zor oldu. Sosyalist olduğum için “tehlikeli” sayılıyordum ve küçük bir dükkan sahibi olanlar bile, mülk düşmanı olduğumuzu düşünerek bize karşı tavırlı idiler…

1972 yılına kadar 6 yıl süreyle Tunceli’de avukatlık yaptım. Aynı zamanda yoğun siyasi çalışmalar içinde oldum. Bu dönemde avukatlık işlerine ve genel olarak hukuk mesleğine bakış açımı Anılarımın 1.. Cildi’nde “Avukatlık İşlerim” adlı bölümde özetle anlatmışım. Bu bölümü aşağıya alıyorum:

Avukatlık İşlerim
Tüm bu kesintilere, yoğun siyasi çalışmalara rağmen Avukat olarak işlerim fena değildi. Ancak bana gelenler daha çok yoksul kesimdi ve ben de yüksek ücret almıyordum.
Elazığ adliyesinin aksine, Tunceli adliyesi ile, bir tüm olarak ilişkilerim iyiydi. Bu, yöntemimi değiştirdiğim, avukatlık mesleğinin hilesine hurdasına ayak uydurduğum için değildi elbet; bu bakımdan bende bir şey değişmemişti. Ama burası küçük bir yerdi. Belki biraz şanslıydık, buraya iyi insanlar geliyordu! Belki gelenler, genellikle gençler, mesleğe yeni başlayanlar oldukları için henüz yozlaşmamışlardı, ideallerini koruyorlardı. Ayrıca kişisel tanışıklıkların da payı vardı. Dürüst çalıştığımı biliyor ve hemen tümü bana güven duyuyorlardı.
Bir kez bir hukuk davasında, genç bir yargıç, hangi tarafın haklı olduğu konusunda tereddüte düşmüş, bu davada taraf avukatı olduğum halde, bana dönerek:
“Kemal Bey, gerçekten bu işin içyüzü ne?” diye sormuştu.
Yine de, birçok nedenle hukuk mesleğine ve avukatlığa ısınamıyordum. Yaptığım işi yaratıcı görmüyordum.
İnsanlar bir alacak verecek meselesinden, tarla sınırı yüzünden, ya da hiç yoktan çekişirlerdi ve biz taraftık. Bazan kafa göz yarılır, insanlar ölür, biz taraftık. Bu tür işleri izlemek, tarafları, tanıkları, avukatı, savcıyı yargıcı dinlemek ve bu konu üstüne yazmak, konuşmak çoğu kez bana saçma, bazan da tiksindirici görünürdü. Sonuçta ne yapmış oluyordum? Tarla ya da arsa birinden alınıp ötekine verilince biz sevinir ya da üzülürdük.. Birisi ceza giyince ya da beraat edince biz sevinir ya da üzülürdük.. İnsanların para, mal-mülk, kapris, hatta bazan düpedüz saçma düşünceler, ilkel duygular yüzünden boğuştukları, birbirlerini yedikleri bir yoz düzenin vidası gibi görürdüm kendimi. Oysa yapılacak şey bu bozuk düzeni ve insanı değiştirmek, bu kavgaları, çekişmeleri tarihe gömmekti. İnsanlar bir zindanın içindeydiler ve habire birbirlerinin boğazına sarılıyorlardı. Yapılacak şey zindan duvarlarını yıkmak, ışığa, yeni bir yaşama açılmaktı. Ben hep güzel kitaplar yazmayı düşünmüştüm; insanlara haz ve mutluluk verecek, onları düşündürecek, iyi ve güzel şeylere yöneltecek kitaplar; şiirler, hikayeler, romanlar... Sonra bir politik kavganın içine girdim; bu da dünyayı düzeltmek içindi. İnsanın insana zulmetmediği, sömürüsüz, eşitlikçi, barışçı, özgür bir dünya için... Peki şimdi yaptığım neydi? zamanımın büyük kesimi, ekmek parası için işte bu tozlu koridorlarda, adliyenin bu soğuk duvarları arasında, küf kokan hukuk ve ceza davalarının dosyaları arasında geçiyordu... Kendimi bu dünyaya yabancı gibi görüyordum.
Hukuk dilinin kendisi de bana sıkıntı veriyordu. Bu dil sıradan insan için, hatta hukukçu olmayan biri için anlaşılmazdı. Bilmece-bulmaca gibiydi. Edebiyatla uğraşan, o dilde düzgün, akıcı konuşmayı ve yazmayı seven biri içinse bu düpedüz işkenceydi.
Bizim oralarda yalancı tanıklık çok yaygındır. Namus ve şeref üzerine yapılan yemine rağmen, insanlar mahkemelerde, ekmek peynir yer gibi yalan söylerler. Davalarda bilirkişi, ya da tanık olarak dinlenen köylüler, aşiret ve akrabalık ilişkilerine göre kendi yandaşlarından yana beyanda bulunurlar. Bu nedenle birinin dediği diğerini tutmaz. Yargıçlar da bu düzmece ifadelere bakarak karar vermek zorundadırlar. Bu nedenle, gerçeğin saptanması ve adil bir karara varmak oldukça güçtür.
Avukatlar da davaları kazanmak için çoğu zaman bu düzmece ifadelere öncülük eder, işin hilesini hurdasını gösterirler. Bu tür küçültücü şeyleri asla yapmadım. Bir keresinde, Mazgirt’teki bir duruşmada, müvekkilimin yalan söylediğini fark edince tepem attı, yargıca döndüm, “müvekkilim yalan söylüyor, ben böyle davayı izlemem,” diyerek hemen duruşma salonunu terk ettim.
* * *

SİYASİ ÇALIŞMALAR-TUNCELİ DÖNEMİ

Tunceli’de avukatlık yaptığım bu 5-6 yıllık dönemde aynı zamanda çok yoğun siyasi çalışma içinde oldum. Tunceli’de Yerel seçimlere, Milletvekili ve senato seçimlerine girdik. 1969 seçimlerinde Tunceli’de TİP’ten milletvekili adayı idim. % 20 oranında oy aldık ve seçimi az bir farkla kaybettik.

Tunceli’de “Ezilenler” adında tek yapraklı, 15 günlük bir gazete çıkardık; 28 sayı yayınlandı.
“İlerici Gençlik Derneği” adıyla bir gençlik derneği kurduk.

1967 yılında Ankara’da yayınlanan “Yeni Akış” adlı dergide, Kürt sorunuyla ilgili yazdığım “Herşey Açıkça” adlı makale nedeniyle, derginin yöneticisi ve sorumlu yazı işleri müdürü diğer iki kişiyle birlikte tutuklandım. Ankara Ulucanlar’da 6 ay tutuklu kaldım. Toplu Basın Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşmasında tahliye edildik, daha sonra beraat ettik. O zaman Ankara’da da “Yargıçlar vardı...”

1968 yılında yapılan TİP 3. Büyük Kongresi’nde Genel Yönetim Kurulu’na, ardından Merkez Yürütme Kurulu’na seçildim.

1969 yılında Erzincan’a TİP örgütünü kurmak için gittiğimde tertipli bir saldırıya uğrayıp yaralandım. Buna rağmen TİP örgütünü kurarak döndüm.

1969 sonbaharında Halk Oyuncuları adlı tiyatro grubu, “Pir Sultan” piyesini oynamak üzere Tunceli’ye gelmişlerdi. Oyun yasaklandı. Biz ve oyuncular temsil için direnince olaylar çıktı, oyuncularla birlikte gözaltına alındık, işkence gördük. Olayda ölen ve yaralananlar oldu ve bu olay ülke çapında çok yankı yaptı. 40 kişi kadar tutuklandık. Tam da seçim öncesiydi. .

12 Mart 1971 darbesinin ardından, önce, “Elrom Davası” olarak bilinen olay nedeniyle (İsrail Konsolosu Elrom kaçırılmıştı), 50 kadar seçkin politikacı, sendikacı, yazar ve akademisyenle birlikte “rehine olarak” gözaltına alındım. Aramızda Prof. Muammer Aksoy, Prof. İsmet Sungurbey, Yaşar Kemal, Kemal Türkler, Sadun Aren, Behice Boran, Tarık Ziya Ekinci vardılar. Bir ay kadar İstanbul’da Davutpaşa Kışlası’nda kaldık. Bir ay sonra rehinelerin bir bölümü bırakıldı, bir bölümümüz ise başka davalarda yargılanmak üzere tutuklandık. Ben önce 4 ay süre ile Ankara’da TİP davası nedeniyle Mamak’ta, daha sonra da Kürt aydın ve yurtseverlerinin yargılandığı DDKO davası nedeniyle Diyarbakır’da tutuklu kaldım.

Her iki davadan da tahliye olduktan sonra da baskılar sürdü ve Ankara mahkemesi yeniden tutuklama kararı verdi. Bunun üzerine teslim olmadım ve 1972 yazında eşimi ve üç çocuğumu İstanbul’a naklederek güney sınırından Suriye’ye, oradan Lübnan’a, sonra Bulgaristan üzerinden Federal Almanya’ya geçtim.

Bu ilk sürgünlüğüm iki yıl sürdü. Federal Almanya’da Konstanz, Münich, Frankfurt gibi kentlerde kaldım. O dönemde Kuzey Kürtlerinden bir grup solcu arkadaş Almanya’da HEVRA (Birlik) adında bir örgüt kurmuşlar ve Rohahi (Aydınlık) adında bir dergi çıkarıyorlardı. HEVRA’nın çalışmalarına yardımcı oldum. Bu sürede elime bol Kürtçe materyal geçti. Kürtçe yazı dilimi geliştirdim ve Ronahi’de Kürtçe ve Türkçe yazılar yazdım. Kürt sorununa ilişkin ilk ve temel teorik görüşlerimi de bu dönemde kaleme aldım. Bunlar “Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi” adı altında kitap halinde Hevra Yayınları arasında yayınlandılar. Bu kitapta dile getirilen görüşler, 1975 yılı başında kurduğumuz Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’nin (TKSP) temel görüşleri oldu.

Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi 1965 yılında illegal olarak kurulmuştu. Biz Kuzeyli Kürt solcuları ise Türkiye İşçi Partisi içinde örgütlendik. Hem demokrasi ve sosyalizm mücadelesini Türk ve öteki halklardan yoldaşlarımızla birlikte yürütüyorduk, hem de Kürt sorununun çözümünün bu ortak mücadelenin ürünü olacağı kanısında idik. Ne var ki zamanla görüşümüz değişti. Türk solu Kürt sorununa ilişkin olarak ilkeli bir tutum takınamadı, “sosyalizm gelsin bu sorun çözülür,” anlayışında idi. Türkiye İşçi Partisi 1970 yılındaki 4. Kongresinde Kürt kanadının etkisiyle Kürt sorununa ilişkin iyi bir karar da aldı. TİP 12 Mart döneminde bu gerekçe gösterilerek kapatıldı. Ama yöneticiler, mahkemede bu kararı gereği gibi savunmadılar. Öyle olunca da daha yurt içinde olduğum 1971-72 döneminde bir bölüm arkadaşta ayrı bir Kürt sosyalist partisi kurma yönünde bir eğilim belirmişti.

1974 yılında Ecevit liderliğinde yeni hükümet kurulup af çıktıktan sonra yurda döndüm. Bir grup arkadaşla yaptığımız görüşmelerin ve hazırlıkların ardından 1975 yılı başında Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi’ni (TKSP) kurduk. Ben Partinin Genel Sekreterliğine seçildim. Parti elbet o koşullarda zorunlu olarak illegaldi. Kuruluştan kısa süre sonra aylık Özgürlük Yolu Dergisi’ni çıkardık ve siyasi hareketimiz kamuoyunda bu adla tanındı. 1977 yılında ise 15 günlük Kürtçe-Türkçe Roja Welat (Yurt Güneşi) gazetesini yayın hayatına soktuk. Hem dergi hem gazete Kürt kamuoyunda büyük yankı yaptı. Özgürlük Yolu Yayınları’nı başlattık ve hem sosyalizm, hem de Kürt sorunu, Kürt dili ve tarihi ile ilgili olarak bir dizi kitap yayınladık. Sosyalist görüşleri ve Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde Kürt sorununun eşitlikçi çözümünü savunuyorduk. Bu ya ayrı devlet ya da eşitlikçi bir federal çözümdü. Ülke ve bölge koşullarını göz önüne alarak iki halkın bir arada yaşamasını mümkün kılan federal çözüme ağırlık verdik. Mücadelemizi Türk halkının devrimci ve demokratik güçleriyle birlikte yürütme anlayışı ve enternasyonalizm temel ilkelerimiz arasındaydı.

Kısa sürede nispeten yaygın bir örgütlenme ve iyi bir kitle tabanı sağladık. Legal planda Partimizin görüşlerini savunan Devrimci Halk Kültür Dernekleri oluştu ve birçok il ve ilçede örgütlendiler. Türkiye ölçeğinde işçi sendikalarında ve demokratik kitle örgütlerinde varlık gösterdik. 4 Yıl süreyle 200 bin üyeli Türkiye Öğretmenler Birliği’nin (TÖB-DER) yönetiminde yer aldık. 1977 yılında Diyarbakır’da, 1979 yılında ise Ağrı’da bağımsız olarak gösterdiğimiz yoldaşlarımız belediye başkanlıklarını kazandılar.

1974 yılında, yurda döndüğümde avukatlık yazıhanem kalmamıştı elbet. Yeni bir yazıhane açmak için param da yoktu. Ankara’ya taşındım ve bir dosttan 5000 lira borç edip bir masa aldım ve Ziya Acar arkadaşımın yazıhanesinde avukatlığa başladım. Ne var ki birkaç dava aldımsa da yoğun siyasi çalışmalar ve yayın çalışmaları nedeniyle avukatlık işini etkin biçimde sürdüremedim.

Bu dönemde yaptığımız işlerden biri de, 72 kadar avukatla birlikte Ankara’da Çağdaş Hukukçular Derneği’ni kurmak oldu. Kurucuların bir bölümü Ankara Barosu’ndan, diğerleri İstanbul, İzmir, Adana, Konya ve Gaziantep barolarına bağlı avukatlardı. Halit Çelenk başkan, ben saymandım. Yönetim kurulunda PSK’nın da kurucusu olan arkadaşım Avukat Ziya Acar, TİP’ten eski Senatör Niyazi Ağırnaslı, Avukatlar Nevzat Helvacı ve Erşen Sansal vardılar. Çağdaş Hukukçular Derneği kısa zamanda önemli bir gelişme gösterdi, etkin bir demokratik kitle örgütüne dönüştü. Özellikle İstanbul’da “Çağdaş Avukatlar” birçok kez baro başkanlığını kazandılar.

Irak Kürdistanı’ndan Celal Talabani ile bu dönemde tanıştım. Bazı arkadaşlarıyla birlikte Ankara’ya gelmişti. Onlar da bizden kısa bir süre sonra Irak Kürdistanı’nda “Kürdistan Yurtsever Birliği” adlı örgütü kurmuşlardı ve programları bize yakındı, sol çizgide idiler. Yine aynı dönemde İran Kürdistan Demokrat Partisi Genel sekreteri Kasımlo ile tanıştım ve evimde konuk ettim. O da Ankara’ya gelmişti. 1980 sonrası ikinci sürgünlük dönemimde yurt dışında ve İran-Irak Kürdistanı parçalarında (onlar o dönemde gerilla savaşı yürütüyorlardı) birçok kez görüştük. Yine 1980’li yıllarda Irak Kürdistanı Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani ile de tanıştım ve onunla da diyalogumuz yurt dışında ve Irak Kürdistanı’nda devam etti. Aynı dönemde Suriye’deki Kürt hareketinin liderleriyle de tanıştım. Özellikle Suriye Kürtleri İlerici Demokrat Partisi ve onun lideri Hemit Devrêş ile ilişkilerimiz sıcaktı.

Biz söz konusu parçalarda mücadele yürüten Kürt örgütlerinin işlerine karışmadık ve böyle bir şeyi yanlış bulduk. Ama onların mücadelesine kardeşçe dayanışma gösterdik, yanlışlarını ise dostça eleştirdik ve uyardık. Bunun ötesinde Değişik parçalardaki örgütlerin dayanışma ve yardımlaşması için bir ulusal kongrenin gereğini savunduk ve onlarla birlikte bunun için çalıştık.

Kuzey parçasındaki mücadeleye gelince bu parçada bizim dışımızda birçok örgüt oluşmuştu. Biz bunu bir yönüyle doğal buluyorduk. Herkes sosyalist değildi. Ama örgütler arasında ortak hedeflere yönelik olarak bir cephenin gereğine ve yararına inanıyorduk, bunun için de sürekli olarak çalıştık.

Öte yandan, Kuzey parçasında, 1970’li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan PKK farklı bir örgüttü, Sahneye çıkar çıkmaz diğer tüm Kürt örgütlerini işbirlikçi ve hain ilan etti, onlara karşı saldırılar başlattı. Bizce PKK Kürt hareketine karşı devreye sokulan bir proje idi. PKK’nın bu tutumu bugün de devam etmekte.
* * *

12 Eylül Darbesi öncesi, Nisan 1980’de yine güney sınırından, Suriye ve Lübnan üzerinden Avrupa’ya geçtim. Darbe olunca artık dönemedim. Bu ikinci sürgünlüğüm 31 yıldan fazla sürdü. 1982 yılında İsveç’e siyasi iltica talebinde bulundum. Eşim ve çocuklarım da aynı yıl Suriye üzerinden İsveç’e geçtiler.

31 yıl süren bu ikinci sürgünlük döneminde partimi yurt dışından yönettim. Federal Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde Kürt işçi ve aydınları arasında iyi biçimde örgütlüydük. Kürdistan İşçi Dernekleri Federasyonu (KOMKAR) adında bir örgütlenme de sağlamıştık ve KOMKAR hem kültürel çalışmalar, hem de politik gösteriler bakımından çok etkindi. Ben de söz konusu dönemde ülke ülke dolaştım, düzenlenen pek çok toplantı ve konferansta konuştum, pek çok diplomatik görüşme yaptım. Aynı zamanda sürekli olarak yazdım, teorik, politik ve kültürel nitelikte pek çok kitabım ve broşürüm yayınlandı.
* * *

Soru- SİYASİ MİRAS?
Siyasi Çalışmaları, parti kurma hazırlıkları, çalışmaları. Talabani ile ilişki ve iletişiminiz? İbrahim Ahmad ile tanıştınız mı? Anlatabilir misiniz izlenimlerinizi?

-Kürtlük anlayışınız nedir? Etnik-kültürel siyasal meseleler? Dersim geleneği ile Hewler’e kadar uzanan geniş kültürel alanda birbirinden farklı Kürtlük hallerini birleştirecek anayasal formüller nelerdir? Kürt kamu hukuku düşüncesi ve pratikleri üzerine ne düşünüyorsunuz? (Özellikle Kürt bölgesel yönetimi, mevcut kuzey Suriye’deki yeni yönetim tecrübeleri ile Kürt belediyeciliği tecrübeleri yönünden..,)

-Türkler ve Kürtlerin ayrılma ve birarada yaşama sorunlarına ne diyorsunuz? Martin Luther King gibi Türklerle Kürtlerin eşit haklarda biraraya getirmek yeterli mi? Yoksa Malcolm X gibi Kürtler zaten ayrı bir millettir ve kendi devletlerini kurmalıdırlar mı diyorsunuz?

CEVAP: Ben sosyalist bir Kürdüm. Alevi-Kürt olan Dersim yöresinde doğup büyüdüm. Ama din ve mezhep ayrımı yapmam. Müslüman-Hristiyan, Yahudi; Sünni-Alevi-Ezidi gözümde aynıdır. Tüm halkları kardeş görüyorum, onları yönetenler bazen ne denli zalim ve ırkçı olsalar da. Hangi halktan ve inançtan olurlarsa olsunlar, sömürülen kitlelere, baskı gören gruplara dostum. Yani hem kendi halkımın özgürlüğü için mücadele ediyorum hem de sömürüye, baskıya uğrayan tüm halklara, gruplara dostum, enternasyonalistim. Emekçilerin, kadınların, diğer canlıların haklarını savunurum, doğal çevreyi titizlikle korumaktan yanayım.

Kürtler Ortadoğu’da eski bir dile, tarihe sahip, nüfusu günümüzde 50 milyona ulaşan bir ulustur. Kendi kaderlerini serbestçe belirlemek (self determinasyon) tüm uluslar gibi onların da hakkıdır. Ama ne yazık ki ülkeleri birkaç devlet arasında bölünmüş ve bu parçalarda genellikle dilleri bile yasaklanmış, yok sayılan, yok edilmek istenen mazlum bir halktır. Bu nedenle sorun oldukça karmaşık. Çözüme gelince, bu konuda gerçekçi olmak, ulusal ve uluslararası koşulları, somut durumu göz önüne almak gerekir. Ben başından beri federal çözümü koşullara uygun buldum. Yani Kürt halkı bulunduğu her parçada, federal bir statü ile, eşitlik temelinde diğer halklarla bir arada yaşayabilir. Dünyamızda bunu hayata geçirmiş, böylece ulusal sorundan kaynaklanan ciddi sorunları çözmüş pek çok ülke var. Türkiye de bunu yaparak barışa ve demokrasiye ulaşabilir, kaynaklarını şiddete, savaşa, yıkıma değil, ekonomik ve sosyal gelişmeye yöneltebilir.

Ben yıllar boyu bunu savundum ve yönettiğim, desteklediğim siyasi partiler de bunu yaptılar.

Kürtler iki yüzyılı aşkın süredir özgürlükleri için zorlu bir mücadele yürütüyorlar. Başlarda bu işin başını çekenler, toplumun feodal yapısı nedeniyle beyler ve şeyhlerdi. Mir Bedirhan, Abdurahman Paşa Baban, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Ahmet Barzenci, Şeyh Sait, Seyit Rıza, Kadı (Gazi) Muhammed gibi… Ama zamanla örgütlü yapılar da devreye girdi. Özellikle 20. Yüzyılın 2. Yarısından sonra aydınların rolü arttı ve yurtsever, sol renkte örgütler sahneye çıktı.

Söz konusu bölünmüş olma hali nedeniyle Kürt halkının özgürlük mücadelesi çok zor şartlarda cereyan ediyor ve mücadele eğrisi oldukça inişli çıkışlıdır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’da ortaya çıkan uygun koşullar nedeniyle (İran’ın işgale uğraması ve Sovyet desteği) Mahabad Kürt Cumhuriyeti oluştu. Ne yazık ki Kürtlerin bu ilk göz ağrısı ayakta kalamadı; savaş sonrası Sovyetler bölgeden çekildi ve ABD ile İngilizlerin desteğini alan İran merkezi yönetimi ona ve yine bölgedeki Azeri Cumhuriyeti’ne son verdi. 1978 yılında Şahlık rejiminin yıkılışının ardından İran KDP’nin öncülüğünde sürdürülen gerilla savaşı ise bazı kesintilerle bugün de devam etmekte.

Güney Kürdistan’da 1960’lı yıllarda Mustafa Barzani’nin liderliğinde başlayan gerilla savaşı da inişli çıkışlı bir süreç izledi. 1970 yılında merkezi hükümetle yapılan anlaşma sonucu Güney Kürdistan’a otonomi tanındı. Ama merkezi hükümet anlaşmaya uymadığı için savaş yeniden başladı ve 1990 yılına, Birinci Körfez Savaşı’na kadar devam etti. Bu arada Irak diktatörü Saddam önce İran’la uzun bir savaşa tutuştu, sonra Kuveyt’i işgal ederek nerdeyse tüm dünyayı karşısına aldı. ABD’nin liderliğindeki müttefik güçlerce 1990 yılında hızla ve ağır bir yenilgiye uğratıldı. Kürtler yeni elverişli ortamda otonomiyi hayata geçirdiler. Demokratik seçimler sonucu Başkent Hewlêr’de (Erbil) Kürdistan parlamentosu ve hükümeti oluştu. Sonra bu statü federasyona dönüştürüldü. 2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ın yeni anayasası Kürdistan Bölgesinin federal statüsünü tanıdı.

Bu Kürtler bakımından, iç ve dış dinamiklerin olumlu biçimde kesişmesiyle ortaya çıkan çok önemli bir gelişmedir. Kürtler 1990 yılından beri burada Ortadoğu ölçülerine göre oldukça ileri demokratik bir sistem oluşturdular ve bölge ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan büyük gelişmeler kaydetti. Bunda Mesut Barzani, Talabani gibi liderlerin önemli bir rolü var. Ama ne yazık ki bu durumdan rahatsız olan bölge devletleri, başta İran ve bizzat Bağdat hükümeti, bu özgür ortamı engellemek için çabalarını sürdürmekteler. İçerde de ne yazık ki bazı gruplar, kişisel ve grupsal çıkarları için bu tür girişimlere alet olmaktalar. Tüm bu nedenlerle Güney Kürdistan üzerindeki tehlikeler bugün de sürmekte.

Son yıllarda, Arap baharı denen gelişmelerin Suriye’ye yansımasıyla burada da Kürtler bakımından ilginç bir süreç yaşanmakta. Merkezi Suriye hükümeti ülkenin bir bölümü üzerinde denetimini yitirdi. Kürdistan bölgesinde PKK’ye yakın PYD adlı örgüt silahlı gücünden yararlanarak etkinlik kazandı. Ama PKK politikalarını izleyen bu örgütün, PKK’nın tamamı gibi Kürtlere yarar mı zarar mı sağladığı tartışılır. Çünkü önce Şam Hükümetinin onayı ve desteği ile, onun hesabına bölgede etkinlik sağladı. Diğer Kürt örgütlerinin çalışmalarını yasakladı ve onlara baskı uyguladı. Türkiye PKK-PYD’yi gerekçe gösterip burda Kürtlerin herhangi bir statü elde etmelerine şiddetle karşı çıktı ve sınırı aşarak Fırat’ın batısındaki Afrin ve diğer bazı Kürt bölgelerini işgal etti. Fırat’ın doğusuna düşen Kürt bölgesinde ise şimdi Amerika etkin ve Şam hükümetine karşı duruşu ve IŞİD’e karşı ortak mücadele nedeniyle Kürtlerle ilişkileri iyi. Bölgede aynı zamanda yer yer Şam Hükümetinin güçleriyle birlikte Ruslar var. PYD tüm bu güçler arasında gidip geliyor ve oldukça şaşkın bir politika izliyor. Eğer PYD, bölge devletlerinin elinde tam bir taşeron olan ve izlediği politikalarla Kürtlere hep zarar vermiş ve vermekte olan PKK ile bağlarını koparıp diğer Kürt örgütleriyle cephe birliği yapsa Suriye sınırları içinde, Güneybatı Kürdistan’daki Kürtlerin iyi bir statü elde etmeleri mümkündür.
* * *

SORU: 1974 yılında Kürdistan Sosyalist Partisini kurdunuz. Ve 2003’te ayrıldınız.

31 yıl İsveç’te yaşadınız. 2011’de döndünüz. 37 yıllık bir soruşturmada takipsizlik verildi AKP açılımları vardı o günlerde. Bu konuda geldiğimiz aşamadaki fikriniz nedir?

ÇEVAP: Kürdistan Sosyalist Partisi’nin (PSK) Genel Sekreterliğini 2003 yılına kadar sürdürdüm. O yıl yapılan 7. Kongrede, Genel Sekreterliği bıraktım, ama partiden ayrılmadım.

2000’li yıllarda, AK Parti’nin iktidara gelişinden sonra siyasal durumda belli bir yumuşama yaşandı. Kürt sorunuyla ilgili bir açılım süreci başlatıldı ve Kürtçe yayın yapan TRT-Kurdî’nin, bazı üniversitelerde Kürt dili bölümlerinin açılması gibi bazı olumlu adımlar da atıldı. Biz bu türden olumlu adımları destekledik. Aynı dönemde yıllardır sürgünde olan Kürt siyasi kadroları da ülkeye gider gelir oldular ve bazıları tam dönüş yaptı. Bunlar arasında bizzat benim yoldaşlarım, PSK’nın tanınan yönetici kadroları da vardı. Bu nedenle 2010 yılına doğru ben de yurda dönmek için koşulların olgunlaştığını düşündüm ve bunu medyaya da açıkladım. PSK aleyhine açılmış olan ve 30 yılı aşkın süredir devam eden, benim de yargılandığım dava 2011 yılında düştü. Öyle olunca 2011 yılında seçimlerden sonra 30 temmuz günü uçakla İstanbul’a indim ve iyi karşılandım. Kitlesel bir karşılama oldu.

Geldiğim dönemde Kürt sorunu ile ilgili olarak oldukça serbest bir tartışma ortamı ve çözüm yönünde umutlar vardı. Pek çok TV programına davet edildim, gazeteler benimle birçok söyleşi yapıp yayımladılar ve pek çok konferansa davet edilip konuştum. Ne yazık ki bu olumlu ortam çok geçmeden tıkandı ve bana karşı da ambargo yeniden başladı. Özellikle 2012 yılında Hak ve Özgürlükler Partisi’nin (HAK-PAR) Genel Başkanlığı’na seçilmemin ardından bu ilgi, bir yerlerden düğmeye basılmış gibi kesildi…
* * *

SORU: Sezen Aksu, Gülümse, Yeni Türkü Sonbahardan Çizgiler (Mamak türküsü cezaevinde yazdınız)şiirlerini besteledi. Buradan Şiir ve Edebiyata dair genel olarak ne söylersiniz?

CEVAP: Daha önceki bölümlerde de değindiğim gibi, ilk gençlik dönemimde tutkum edebiyata, sanata idi; örgütlü siyaseti hiç düşünmemiştim. İlk eserlerim de zaten şiir, roman ve hikâye olarak edebi niteliktedir. Ama ülkemin ve halkımın içinde bulunduğu koşullar beni bir aydın olarak siyasetin içine çekti.

Siyasete girince roman yazmayı bıraktım; çünkü roman çok zaman alan bir işti ve yoğun siyasi çalışma arasında bu mümkün değildi. Ama şiir yazmayı sürdürdüm. İlk şiir kitabım Prangalar 1966 yılında Ankara’da yayımlandı. İkinci şiir kitabım Dersim 1975 yılında yine Ankara’da, Toplum Yayınlara arasında yayımlandı. Daha sonra da Türkçe ve Kürtçe olarak iki dilde şiiri sürdürdüm. Bugüne kadar Türkçe olarak 7 şiir kitabım, Kürtçe olarak da 4 şiir kitabım basıldı. Bunlardan biri 300’den fazla rubaimi kapsayan “Çarin” adlı eserimdir.

Şiirin dışında da kültürel nitelikte bir hayli eserim var. Bugüne kadar yayınlanmış 70’e yakın eserimin (50 kadarı kitap, 20 kadarı ise broşür ebadında) 30 kadarı kültürel niteliktedir. Bunlar arasında piyesler, çocuk hikâyeleri, mizah hikâyeleri, gezi notları ve denemeler var. Büyük boy ve 3000 sayfa kadar tutan anılarımın ise ilk dört cildi basıldılar, 5. Cilt de baskıya hazır durumda. (5. Cilt de, bu söyleşiden az sonra, 2021 yılı başlarında basıldı.)

“Gülümse” ve “Mamak Türküsü” dışında da bestelenen bir dizi şiirim var. Rahmi Saltuk iki şiirimi besteleyip söyledi (Bunlardan biri Gülümse’nin farklı bir bestesi, diğeri de Prangalar adlı şiirimdi.) Nilüfer Akbal iki şiirimi (“Rêvingi” ile “Bir Kız Gözleri Evren”) besteleyip söyledi. Ozan şêxo, Mehmet Atlı ve Koma Dengê Azadi de çeşitli şiirlerimi besteleyip söylediler. “Helîn” adlı şiirim ise İtalya’da opera müziği yapıldı. Şiirlerimin bir bölümü, bunun yanı sıra diğer eserlerimin bazıları Almanca, İsveççe, İngilizce, İtalyanca, Hollandaca, Yunanca, Bulgarca, Arapça ve Farsça dillerine çevrildi.
* * *

Soru: Tahir Elçi'nin öldürülmesi planlı, ama şu an ülkeyi yöneten hükümet bunu yapmaz demişsiniz? Bugün de aynı düşüncede misiniz?

CEVAP: Tahir Elçi olayı, kanımca AK Parti’nin denetiminde olmayan bir derin devlet kesiminin operasyonu idi. Bizzat PKK’nın da bu işte kullanılmış olması güçlü ihtimaldir. Çünkü ANF denen ve derin devlet güdümünde olan PKK’nın ajansının bir sorumlusu, olaydan birkaç gün önce, birkaç kişi arasında Tahir Elçi’nin de adını vererek “böyleleri susturulmalı” demişti.
Tahir Elçi barışçı bir sesti, silahların susmasından yana idi, bu nedenle hem şiddet yanlısı derin devlet kesiminin hem de onların güdümündeki PKK’nın tepkisini çekmekte idi. Böyle bir cinayet AK Parti’nin işine gelmezdi. AK Parti en azından PKK’nın silah bırakmasından yana idi. Bu nedenle böylesine barışçı çağrılar ona ters düşmezdi. Ayrıca AK Parti döneminde –sonradan açılım sürecini bir yana bıraksa ve kendisinden öncekiler gibi şiddet ve baskı sarmalına girse bile- bu tür faili meçhul cinayetler görülmedi. Bugün de aynı kanıdayım.
Kemal Burkay
1 Ocak 2021

Address

Dersim

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Bezuvar Kültür Sanat Dergisi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share